Google

GÖZLERİNDE VURGUN YEDİ YÜREĞİM

GÖZLERİNDE VURGUN YEDİ YÜREĞİM

Ilık ılık akmıştı o mavi gözlerin gözlerime,
Deli deli yanmıştı aşkın ateşi yüreğimde,
Hiç bir şeyi sevmemiştim, gözlerin kadar,
Ama sen.., " Kal " diyemedin.

Yüreğim senden giderken,
Martıların yakarışlarını duymadın deniz gözlüm.
B/aşka gülümserken yakamozlar, mavi gözlerinde,
Sen " Kal " diyemedin,
Ve deniz mavisi o gözlerinde,
Vurgun yedi yüreğim.

" Kal " deseydin, mavi gözlerinin serinliğinde,
Sıkı sıkı tutunurdum kirpiklerinden,
Fırtınalar bile sökemezdi beni o gözlerinden.
Bir kez, " Sev " deseydin,
Denizler bile yanardı gözlerinin ateşinden,
Ve ben, yazılmamış aşklar büyütürdüm o zaman,
En güzelinden....

Ama sen..,
B/aşka eserken meltemler mavi gözlerinde,
" Kal " diyemedin...

" Kal " deseydin,
Saklasaydın beni, sevda mavisi gözlerine,
İşte o zaman,
Sevdam daha derin olurdu gözlerinden.
Mavi mavi sevgiler akardı yüreğine, yüreğimden.
Ve öyle severdim ki, o mavi gözlerini,
Rüyalarımda bile ihanet etmeden....

Ama sen..,
Seninle, b/aşka çarpan yüreğimi görüp,
" Kal " diyemedin...

İnan ki,
Mavi mavi bakan o gözlerini,
Bir denizin uysallığın da severdim.
Var ya okyanus gözlüm,
Gözlerinde görseydim eğer kendimi,
Volkanların bile sönük kaldığı, yüreğimin ateşiyle severdim.
Tanrıçalar bile kıskanırdı o zaman seni,
O kızıl dudaklarından, bir kez duysaydım sevdiğini.

Ve sen..,
B/aşka doğarken mavi gözlerinde güneş,
B/aşka bakarken sevda mavisi gözlerin,
" Kal " diyemedin..,
Ve deniz mavisi o gözlerinde,
Vurgun yedi yüreğim....

Kemal KÜÇÜKTEKİN
29.1O.2010
KARAMAN.




HABERİN VAR MI -2-

HABERİN VAR MI -2-


Merhaba meleğim,
Sensiz, lanet olası bir gün daha bitti.
Yüzü solgun,
Yüreğim üzgün,
Ve sen, ve sen yine yoksun.
Bu gün, beni çaresiz bırakışının kırkıncı günü.
Bana kırk yıl gibi gelen, kırk koca gün.
Ve ben seni, çok ama çok özledim be meleğim..,
Haberin var mı...

Yokluğun çok zor be meleğim,
Yokluğun cehennem,
Yokluğun dipsiz bir kuyu.
Daha ne bekliyorsun be meleğim?
Yalvar, yakar gönder artık şu Azrail'i,
Yoksa sen, hiç özlemedin mi beni?

Biliyorsun,
Ben beceremedim ölmeyi.
Avuç dolusu hap içmeme rağmen,
Engellediler sana gelmemi.
Hiç insafı yokmuş çocuklarımızın be meleğim,
Sevenlerin arasına hiç girilir mi?
Bir de;
" Bu yaptığın delilik " diye, azarladılar beni.
Haberin var mı...

Hani Yeşim'imiz vardı ya meleğim,
Hani evimizin neşesi,
Seni görür görmez omuzlarına konan,
Benden sonra,
Sana " Sarı gülüm " " Meleğim " diyebilen tek canlı.
O muhabbet kuşumuz yok artık meleğim.
Senin yokluğuna daha fazla dayanamadı,
Kendini duvardan duvara vurarak,
İntihar etti.
Haberin var mı?

Şimdi orada,
Yapayalnız ve tek başınasın.
İnan ki meleğim,
Aklıma gelince çıldıracak gibi oluyorum.
Sen karanlıktan, sen yalnızlıktan çok korkardın.
Ne yaptın meleğim,
Alışabildin mi?
Bu gün hava soğuktu biraz,
Üzerini örtmek için sana battaniye getirmiştim.
Ama örttürmediler üzerini be meleğim,
" Ölüler üşümez " dediler,
Deli bunlar be meleğim deli bunlar,
Sen ben de hiç ölmedin ki.
Haberin var mı...

Kemal KÜÇÜKTEKİN
KARAMAN


BİR YOLCULUK ANISI - 10 - VE BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLALAR

Bir Yolculuk Anısı – 10 –

VE BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLALAR….

Evet., Aslı evlenmişti….

Nasıl olur, seni ölümüne seven bir kız nasıl evlenir? Dediğinizi duyar gibi oldum…

Evet, Aslı evlendi….

Peki.. mecbur mu kalmıştı evlenmeye ?... Hayır…

Aslı, hiç kimseye haber vermeden, kendi isteği ile nişan ve düğün olmaksızın,

yıldırım nikahı ile evlenmişti…

Ve bu evlilik…, 27 gün sürdü……

Aslı, neden evlendi ve neden 27 gün sonra boşandı.

Şimdi sizlere, bu noktaya nasıl gelindiğini anlatmaya çalışacağım……

İsterseniz, uğurlamaya gelmediği Konya’dan ayrılış yolculuğu sonrasından başlayalım.

Pazartesi günü, Giresun’a geldikten sonra, Aslı’yı aramadım. Çarşamba günü, Aslı bizim evi aramış. Telefona yengem çıkmış;

- Ablacığım, Kemal gittiğinden beri hiç aramadı. Merak ettim, sizi aradı mı acaba? Yengem damarına basarcasına;

- Kemal bizi her gün arıyor, görüşüyoruz Aslıcığım. Seni neden aramadı acaba?

- Bilmiyorum ablacığım.

- Kemal’in seni neden aramadığını hiç kendine sordun mu Aslıcığım?

Sakın uğurlamaya gelmediğin için aramamış olmasın?

- O gün rahatsızdım. Onun için uğurlamaya gelemedim.

- Anladım. Peki sen niye Kemal’i aramadın Aslıcığım?

Yengemin bu sorusuna Aslı yanıt verememiş. Bunun üzerine yengem;

- Bak Aslıcığım, benden sana bir abla önerisi. Seviyorsan eğer, sevgine sahip çıkmasını bileceksin. Ufak tartışmalarla, insan sevdiğine küsmez. Seven bir insan, kendini feda eder, yine de sevdiğini kırmaz ve kırmamalı. Deyince;

- Anlıyorum ablacığım, demiş ve iyi günler dileyerek telefonu kapatmış.

Bir gün sonra, Perşembe günü, Aslı beni aradı;

- Merhaba Kemal, nasılsın? Ben aramasam sen hiç aramayacaktın galiba?

- Merhaba Aslı, neden aramadığımı biliyor olmalısın. Hadi uğurlamaya gelmedin, “ İyi yolculuklar “ diye bir telefon da açamaz mıydın Aslı?

- O gece sabaha kadar hiç uyuyamadım, sinirimi de yenemedim. Özür dilerim.

- Ben senin iyi olmanı, sağlığına kavuşmanı istedim yalnızca. Ve bunu istemekte de biraz olsun hakkım var sanıyordum. Demek ki, senin sağlığına kavuşmanı istemeye bile hakkım yokmuş.

- Ne olur böyle konuşma Kemal. İçinde olduğum konumu biliyorsun. Lütfen aşkım, ben seni daha önce hiç üzdüm hiç kırdım mı? Senin üzerine titrerken, seni deli gibi severken, seni üzmem olası mı Kemal? Son bir aydır, yaşadıklarıma bende inanamıyorum. Ama düzelecek aşkım, her şey eskisi gibi olacak, söz veriyorum sana.

Bunları o kadar tatlı dille söylemişti ki, yüreğim lime lime eridi sanki..

Hadi sen şimdi, bu kıza sitem et, edebilirsen, hadi şimdi küs, küsebilirsen…

- Canım benim, tatlım. Benim de seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun. Lütfen aşkım, benim de sana söylediklerimi yanlış anlama. Hepsi senin iyiliğin içindi. O geceki konuşmalarımla seni kırmışsam özür dilerim canım.

- O gece çok kırıldım ama sabaha kadar konuşmalarımızı irdeledim hayatım, sen haklıydın. Ve beni çok sevdiğini bir kez daha anlamış oldum. İlaçlarımı da düzenli alıyorum artık aşkım.

- Buna çok sevindim aşkım.

- Ama aşkım, ben bu ilaçları Ankara’da nasıl yazdıracağım? Okuldan sevk almak istemiyorum aşkım.

- Bak aşkım, ilaçların bitmeden bana telefon aç. Ben iki gün izin alır gelirim.

İyi bir doktor buluruz. Doktorla her şeyi detaylı olarak konuşuruz. İlaçların değişmesi gerekiyorsa, vereceği yeni ilaçları birlikte alırız.

- Çok iyisin aşkım ya. Ama bir ilaç için senin Giresun’dan gelmene razı olamam.

- Anlamıyorsun aşkım ya. İlaç bahane, ben seni görmeye geleceğim.

- Aşkım benim, ben seni çok seviyorum ya.

- Ne zaman Ankara’da olacaksın?

- Önümüzdeki hafta içerisinde gideceğim aşkım. Ders kayıtlarını yaptıracağım. Zaten bir sonraki Pazartesi okulum açılacak.

Bu konuşmamızdan sonra birbirimize, sevgi dolu sözcüklerle, iyi günler diledik.

Aşkımız, sevdamız, ikinci fırtınadan da yara almadan çıkmıştı. Ama o an, bu fırtınaların, öncü fırtınalar olduğunu, esas fırtınaların çok yakında kopacağını bilemezdim.

Önümüzde iki bayram vardı. Ramazan bayramı ve Kurban bayramı. Kurban bayramı Mayıs ayının yirmisindeydi. Bir hafta sonraki Ramazan bayramında dört gün tatil vardı. Pazartesi ve Salı günü izin alabilirsem dokuz gün tatil kullanabilecektim. Ve öyle de oldu. Müdürümüz bir hafta önceden izin alıp gitmişti. Müdür yardımcımız sorunsuz izini verdi. Hemen Aslı’ya telefon açarak, gidiş ve dönüş biletlerimizi ayırtmasını söyledim.

Cumartesi günü saat 09.00 gibi Ankara’da oldum. Aslı beni indirme peronlarında bekliyordu. Aslı’yı görünce hem çok sevindim hem de üzüldüm.

Aslı’nın sanki kalabalıktan korkmuş gibi, tedirgin, ürkek bir hali vardı. Etrafına çekingen çekingen bakıyordu. Halbuki benim Aslı’m, kendine özgüveni olan bir kızdı. Aklıma hemen, “ Aslı, yine ilaçlarını almıyor “ düşüncesi geldi. O çekingen hali ile beni görünce, sevinerek kendini biraz toparlar gibi oldu.

Fazla ayrı kalmamamıza rağmen özlemiştik birbirimizi. Ankara otogarında sanki kimse yokmuş gibi, özlemle sarıldık birbirimize.

- Özlemişim seni bir tanem, çok bekledin mi aşkım?

- Ben de seni çok özledim aşkım. Otobüsün erken gelir düşüncesiyle 08.00 da buradaydım.

- Keşke erken gelmeseydin aşkım, çok beklemişsin.

- Olsun aşkım. Sen geldin ya, sana kavuştum ya gerisi önemli değil…

- Canım benim, nasılsın sarı gülüm? İyisin değil mi?

- Sorma aşkım ya, iyi değilim. İlaçlarım bitti. Doktora gidemedim, elimde reçete de olmadığı için eczanelerden de alamadım.

- İlaçların bitmeden hani bana haber verecektin aşkım, neden aramadın?

- Aşkım, ilaçlar bir hafta önce bitti. Bir hafta bekleyebilirim dedim ama ilaçları almam ile almamam arasındaki farkı hissettim. Seni yormak istemedim aşkım.

- Üzüldüm ama aşkım. Bak, ilaçları almamanın etkilerini görmüşsün. İnsan aramaz mı aşkım? Yorulmak ne demek, ben senin için dünyayı yürüyerek dolaşsam yine yorulmam.

- Canım benim. Üzülme aşkım ya, Pazartesi ve Salı günü tatil değil. O zaman doktora gideriz olmaz mı aşkım?

Aslı’nın, ilaçlarını kullanma isteğine çok sevinmiştim. Bu iyi bir gelişmeydi.

Saat 10.00 da otobüsümüze bindik. Otobüs hareket eder etmez, Aslı, dizlerime

yatmasıyla hemen uyudu. Otobüs mola verdiğinde kaldırmak istedim ama “Aşkım ben uyumak istiyorum “ dedi ve kalkmadı. Konya’ya kadar uyuması, Aslı’nın yine uykusuzluk çektiğini gösteriyordu. Aslı sürekli uyuduğu için otobüste hiç konuşamamıştık.

Saat l4.00 de Konya gelmiştik. Aslı’yı almaya annesi ve babası gelmişti. Beni almaya da abim gelmiş. Kısa bir sohbetten sonra, evlerimize hareket etmek üzere arabalara binmiştik. Babamı da mağazadan alarak eve gittik.

Eve geldiğimde, annem ve yengem özlemle karşıladılar beni. Benim ikinci aşkım, evimizin kraliçesi İrem hanımı da bir hayli büyümüş olarak buldum. Altıncı ayını bitiren İrem, esmer güzeli bir kız olacaktı. Küçücük burnu ve küçücük çenesi vardı. Artık çok sevimli olmuştu. Çok iyi de anlaşıyorduk.

Ben İrem’i “ Sevgilim, aşkım “ diye seviyordum. O da konuşmaya başladıktan sonra, bana hiç “Amca “ demedi. Ve hala yanımıza gelse, telefon açsa, bana “ Aşkım “ der. Ve hiç unutmuyorum, Rahime ile evliliğimizin ikinci günü, Rahime’yi “ Sen aşkımla evlendin, sevmiyorum seni, seni bu evde görmek istemiyorum “ diyerek evden kovmuştu. O zaman henüz 4 yaşına bile girmemişti.

Bu gün ise, İrem’le gurur duyuyoruz. İzmir’ de bir üniversite de Doçent olarak görev yapıyor. Bir topluluğa girdiği zaman, bütün gözleri üzerinde toplayacak kadar da güzel bir kadın oldu. Eşi de, aynı üniversitede Doçent.

Pazar günü eksiksiz kahvaltıya oturmuştuk. Kahvaltı o kadar güzel geçti ki,

sormayın. Çay ikinci sefer demlendi. Masadan kalktığımızda saat 12.00 ye gelmişti.

Kahvaltıdan sonra, biz abimle tavla oynarken, babam ile annem, sanki 25 yıllık evli değil de, yeni evliler gibi yan yana oturmuşlar, şakalaşıp konuşuyorlardı. Yengem ise, arkası bize dönük olarak, kraliçemiz İrem’i emzirirken, annelik gururunu yaşıyordu.

Bir süre sonra telefonunuz çaldı. Telefona yakın olan annem yanıt verdi. Arayan Nuray annemmiş. İki dünür adayı, bayağı uzun konuştu. Ve annem, babama ve bize dönerek;

- Nuray hanım, bizi yemeğe davet ediyor, ne diyorsunuz? Diye sordu. Babam;

- Bizim zaten Aslı kızımıza “ Hoş geldin “ e gitmemiz gerekiyordu. Gidelim de,

Nuray hanım fazla yormasın kendini. Dedi.

- Tamam canım, geliyoruz ama lütfen kendini fazla yorma olur mu? Diyerek telefonu kapattı.

Aradan on veya on beş dakika geçmeden tekrar telefonumuz çaldı. Bu sefer arayan Aslıydı, ama artık evde, benim odamda olmak üzere paralel bir telefon vardı. Hemen odama geçtim.

- Aşkım, akşam geleceğinizi söyledi anneciğim, çok sevindim.

- Geleceğiz aşkım. Hangi yemekleri yaptın?

- Sürpriz olsun aşkım. Olmaz mı?

- Sen söyle yemekleri, beğenmezsen ben gelmem.

- Yok ya, gelmezmiş. Hele bir gelme, bak ben neler yapıyorum sana?

- En fazla dudaklarımdan öpersin.

- Senin canın öyle istiyor galiba, avucunu yalarsın.

- Küstüm o zaman. İnsan aşkına, avucunu yalarsın der mi?

- Küsme küsme, zaten bu gece fırsat bulamazsın öpmeye. Yalnız kalamayız her halde.

- Ben onun çaresini buldum sarı gülüm. Gelirken bir kutu uyku hapı getireyim, sen de herkesin çayına birer tane atarsın. Hepsi oturdukları yerde sızar kalırlar, biz de baş başa kalırız.

Aslı gülerek;

- Vay vicdansız aşkım vay, benimle baş başa kalmak için neler de düşünürmüş öyle. Ama sen yine de getir o uyku haplarını, ben kimin çayına atacağımı biliyorum.

- Benim çayıma mı atacaksın yoksa? O zaman getirmiyorum hapları.

- Canım benim, ben biraz anneme yardım edeyim. Akşama erken gelin oldu mu? Hadi öptüm seni.

- Ben de öpüyorum sarı gülüm. Görüşürüz. Deyip, telefonu kapattım.

Mart ayında olduğumuzdan, akşam Aslı’lara gitmek için 18.30 gibi yola çıktık.

Arabayı babam kullanıyordu. Tanıdığımız bir pastanenin önünde durduk. Elinde, taze ve iyi baklava yoksa, “ Baklava kalmadı “ deyip bize kesinlikle baklava vermezdi. Şansımıza baklavalar, bu gün öğleden sonra gelmiş. İki kilo baklava alarak, saat 19.00 da Aslılara vardık.

İsa babam, Nuray annem ve aşkım, bizi sevgiyle karşıladılar. Sevgiyle kucaklaşıldı. Aslı gayet iyi görünüyordu, sempatik ve neşeli. Ve hepimizle ayrı ayrı ilgilendi. Salona geçtiğimizde annemle babamın arasına oturarak, onlarla içten sohbet etmesi, beni çok mutlu etti. Onların arasından kalkarak, “ Nasılsın anneleri en güzeli? “ diyerek yengeme sarılması ve abimi “ Yakışıklı baba, benim biricik abim, sen nasılsın? “ diyerek kucaklaması bana gurur vermişti. Sanki Aslı, depresyonu atlatmış, eski Aslı olmuştu.

Nuray annem, çalışmasına rağmen tam bir ev hanımı ve çok güzel bir aşçıydı. “Kendini fazla yorma “ dememize rağmen, neler hazırlamamış ki. Karnıyarık, etli pilav, iki çeşit harika salata, cacık, su böreği, sigara böreği, kremalı ve çikolatalı tatlı. Yemeklerin, böreklerin en güzel yerleri de, nedense hep benim tabağımda oluyordu. Nuray anemin de, Aslı’nın da bana ayrıcalık yaptıkları şüphesizdi.. Nuray annem, masayı ve yemekleri süsleme sanatını da çok iyi biliyordu. İnsan ne kadar tok olsa dahi, yaptığı yiyeceklere bakınca, tatmadan duramazdı.

Ve yemek çok güzel geçti, espriler adeta havada uçuştu.

Aslı, yemek öncesi, yemekte ve yemek sonrası, bir saniye bile durmadı. O muhteşem güzelliği ile koşuşturdu durdu.

Yemekten sonra kahvelerimizi içtik. Kahveden sonra, ailelerimizden izin alarak, Aslı’nın odasına geçtik. Ve dudaklarımız özlemini, uzun uzun öpüşerek giderdi…

Ertesi gün, yani pazartesi günü, Aslı ile birlikte doktora gitmemize karar verildi. Sabah saat 09.00 da Aslı’yı evden alacak ve özel bir doktora gidecektik.

Bu nedenle erken kalkarak, saat tam 09.00 da evlerinin kapısı çaldım. Açan olmadı. Bir daha zile bastım, yine açan olmayınca meraklandım.

Zira; İsa babamın okulunda, Nuray annemin bankada olduğunu bildiğim için, telaşlanmıştım. Aslı evde yalnız olmalıydı. Kapı açılmayınca bu sefer elimle kapıya vurmaya başladım. “ Acaba başına bir şey mi geldi“ diyerek korkmaya başlamıştım ki, üst kattaki meraklı komşuları, benim kapıyı ısrarlı vurmam üzerine merdivenlere çıkarak;

- Delikanlı onlar evde yoklar, biraz önce İsa bey ve kızı çıktı. Deyince, şaşırmıştım.

Akşam birlikte doktora gidecektik, öyle kararlaştırılmıştı. Eğer İsa babamla Aslı, birlikte gitmeye karar vermişlerse, bana mutlaka haber vermeleri gerekirdi. Bana telefon açmadıkları için üzülmüştüm. Ama mutlaka doktora gitmişlerdir, düşüncesiyle ben eve döndüm.

Bayram günü, İsa babamgili yemeğe almaya karar vermiştik. Ve arife günü yemek yapma hazırlığı ile geçeceği için, Annem;

- Oğlum, madem ki araba sen de, biz de bayram alışverişine çıkalım mı? Eğer senin işin varsa, beni babanın yanına bırak, alışverişi babanla yapalım.

- Ne demek anneciğim, senin gibi güzel bir kadına refakat etmek bana gurur verir.

- Canım oğlum benim, iltifatına teşekkür ederim canım. Ama yaşlandık artık be oğlum, güzellikte kalmadı.

- Ne yaşlanması anneciğim, sen hala çok güzelsin, babamın sana bakışlarını görmüyor muyuz sanıyorsun?

- Utandırma beni deli çocuk. Dedi ama babamın nasıl baktığını da sormadan duramadı annem;

- Nasıl bakıyor bana babanız?

- İyi ki ben bu kadınla evlenmişim, dercesine sevgiyle bakıyor sana.

- Yalancı oğlum benim, ben hiç öyle baktığını görmedim, demişti ama, söylediklerimden de çok mutlu olmuştu.

Annem hazırlandıktan sonra, Kraliçe İrem ile yengeme “Allahaısmarladık” diyerek biz çıktık. Saat 11.00 re gelmişti.

Bayram alışverişimize, babamın yanına uğrayıp, babamı soymakla başladık. Annem bir hayli para koparmıştı babamdan. Ama neler alınmadı ki. Bir kere hepimize hediye alındığı gibi, İsa babamı, Nuray annemi ve Aslı’yı da unutmadı annem. Kasaba uğrayarak, ızgara, kuşbaşı ve kıyma olmak üzere 4-5 kilo et alındı. Oradan manava geçtik ve en son markete uğradık ama saat 16.00 olmuştu.

Alışverişte, aklım hep Aslı’da idi. Neden aramadılar, ne yaptılar? Hep onları düşünüyordum.

Eve gelip, alıverişleri tek tek indirdikten sonra, yengem Aslı’nın birkaç kez aradığını söyledi. “ Gelince mutlaka bana gelsin “ demiş. Ben merak içerisinde Aslı’lara gittim.

Kapıyı Nuray annem açtı, ama morali biraz bozuktu. İçeriye girdiğimde Aslı’yı oldukça üzgün gördüm. İsa babamda düşünceliydi. Bana “Hoş geldin Kemal bey oğlum “ dedikten sonra, İsa babam;

- Seni aramayı unuttuk oğlum. Kusura bakma. Siz gittikten sonra, doktora beraber gitmeye karar verdik ama acele ettiğimiz için seni arayamadık.

- Önemli değil babacığım. Üst kattaki komşunuz, Aslı ile beraber çıktığınızı söyleyince, doktora birlikte gittiğinizi anlamıştım zaten. Ben merak içerisinde sordum;

- Hepinizi biraz üzgün gördüm. Hayırdır babacığım, doktor ne dedi? İnşallah olumsuz bir şey yoktur.

- Maalesef oğlum, doktor bana ve Aslı’ya çok kızdı. Tedaviye ara verilmesini, Aslı’nın iyileşmesi açısından hiç iyi olmadığını söyledi. Hemen bir psikolog ile irtibata geçmemizi de önemle vurguladı ve bu konuda çok geç kalmışsınız dedi. Aslı’ da, ben de “ Okulunun son dönemi “ dedik ama doktor, “ Okul mu önemli, sağlık mı? “ Okulu bu dönem dondurun, değilse bir ömür bu panik ataktan, depresyondan kurtulamazsınız.” Dedi oğlum. Biz de ne yapacağımızı şaşırdık.

Çok üzülmüştüm. Ne diyeceğimi bilemedim. Aslı’ya dönerek;

- Geçmiş olsun hayatım. Çok üzüldüm. Sen ne düşünüyorsun?

Aslı ayağa kalkarak yanıma geldi;

- Bu gün sana çok ihtiyacım vardı Kemal, seni çok aradım. Neden yalnız bıraktın beni?

- Canım, yengem söylemiş sanırım. Bayram alışverişimiz uzun sürdü. Bilseydim, seni hiç yalnız bırakır mıydım?

- Hiç iyi değilim hayatım. Ne olacak benim durumum?

- Yanındayım hayatım. Hepimiz yanındayız senin. Ne gerekiyorsa hep birlikte yapacağız.

- Ben okuluma dönmek ve okulu bitirip öğretmen olmak istiyorum hayatım. Tedavime yazın devam etmek istiyorum.

- Anlıyorum seni hayatım. Ama benim için, bizim için sen önemlisin. Senin sağlığın, geleceğin önemli. Kendi sağlığını kaybettikten sonra, okulun önemi var mı? Üniversiteyi sağlığına kavuştuktan sonra bitirirsin. Bir yıl ara vermen sana bir şey kaybettirmez.

İsa babam ve Nuray annem de bizi dinliyordu. İsa babama dönerek;

- Siz ne düşünüyorsunuz babacığım?

- Nuray hanımla ben, bayramdan sonra Aslı’ya, alabildiğimiz kadar rapor alıp, bir psikolog tedavisine başlamayı düşünüyoruz oğlum ama Aslı bizim düşüncemize katılmıyor. Nuray annem;

- Önümüzde bir hafta var. Sakinleşebilirsek, sakin bir kafayla düşünelim İsa bey. Aslıcığımı bu vaziyette bende, Ankara’ya göndermek istemiyorum ama kararı hep birlikte verelim hayatım.

Akşam yemeği için beni salmadılar, ben eve haber verdim. Yemeğe oturduk ama hiç kimse yemek yiyemedi. Hiç birimizde ne iştah ne de yemek yiyecek moral kalmıştı. Çatalla yemekleri karıştırıp durduk.

Yemekten sonra, aklıma bir seçenek gelmişti, Nuray anneme;

- Anneciğim, yarın siz müdürle görüşseniz, bankanın Genel Müdürlüğü ile görüşseniz, Aslı’nın durumunu özellikle söyleseniz, geçici görevle Ankara’ya gidemez misiniz? Bir daire tutulur, Aslı’da yurttan ayrılır. Hem bir psikologa gider hem de okuluna devam eder.

Benim önerime İsa babam;

- Güzel bir düşünce, sağ ol oğlum. Ama bizim beklemeye tahammülümüz yok. Senin bu önerin doğrultusunda, Ankara’ya birimiz tayin de isteyebiliriz. Lakin tayinin çıkması, en az bir ayı bulur.

- Önemli değil babacığım. Aslı’nın yanında onar gün kalırız. Madem, Aslı okulunu bitirmek istiyor, tayin çıkıncaya kadar, sırayla Aslı’nın yanında kalırız. Nuray annem;

- Bu alternatifi göz ardı etmeyelim İsa bey. İzinlerimiz duruyor nasıl olsa. Hem Ankara’da daha iyi bir doktorda bulabiliriz.

- Bak bu düşünce benim de aklıma yattı. Hem tayini de takip etme olanağımız olur. Değince; Aslı;

- İkinizin birden mi tayin isteyecek siniz? diye sordu. İkinizin birden tayini çıkmazsa ben bunu kabul edemem. Benim yüzümden ayrı kalmanıza gönlüm razı olmaz babacığım. Ama şöyle yapabiliriz. Bayramdan sonra birlikte gideriz babacığım. Birlikte bir doktor buluruz. Hafta sonları randevu alırız ve ben hafta sonları doktora giderim. Böylece okulumu da bitirmiş olurum. Dedi ama üçümüzden de, Aslı’yı destekleyici yanıt gelmedi. Zira;

Aslı’nın, Ankara’da tek başına kalıp, tedavisine devam edeceğinden şüpheliydik.

Nuray annem;

- Güzel kızım, keşke Kemal bey oğlum Meryem hanımı bulduğu zaman tedavine başlanılsaydı. Aslı?

- Saçmaladın ama anne. Siz değil miydiniz “Heyecan yapıyorsun “ diyen? Sen ne zaman benim yanımda oldun ki zaten. Deyince, buz gibi hava esti. Nuray annem kıpkırmızı oldu.

- O ne biçim söz kızım, sen biricik kızımsın, benim bir parçamsın. Senin acın benim acım demek. Ben senin her zaman yanındayım kızım.

- Üniversiteyi kazanınca babacığım, “Ankara’ya tayin isteyelim. Kızımızın yanında olalım “ demişti, sen karşı çıktın. Şimdi Ankara’da olacaktık ve belki de ben bu depresyona yakalanmayacaktım.

- Ben senin özgüvenini sağlamanı, ayaklarını yere sağlam basmasını, hayatın gerçeklerini öğrenmen için Ankara’ya tayine karşı çıkmıştım Aslıcığım. Hem sen değil miydin “ İyi ki Ankara’ya gelmediniz anneciğim “ diyen.

- Özgüvenmiş, yalnız bırakmanın özgüveni işte karşında duruyor. Ankara’ya gelmiş olsaydınız, yanımda olmanızın güveniyle depresyona belki de yakalanmayacaktım.

Aslı’nın bu çıkışlarına, suçlamalarına Nuray annemin üzüldüğü her halinden belli oluyordu. Kızının durumunu bildiği için de, yanıtlarına çok dikkat etmeye çalışıyordu.

- Aslıcığım, güzel kızım, rahatsızlığını gözünde büyütüyorsun. Senin iyi bir tedavi almanı sağlayacağız kızım ve hiçbir şeyin kalmayacak.

- Benim bütün hayallerim maf olmuş, hayatım kararmış, sen neler diyorsun ya…Senin benim annem olduğuna inanamıyorum. Deyince, Nuray annem sapsarı kesilmişti. İsa babam biraz yüksek sesle;

- Aslı, konuşmalarına dikkat et kızım. Annenden de derhal özür dile. Diye, müdahale edince, Aslı özür dilemeden odasına gitti. Nuray annemin sinirden bütün vücudu titriyordu.

- Ben bir kahve yapayım, diye ayağa kalkmıştı ama ayağa kalkar kalkmaz sendelemişti. Hemen İsa babam yetişerek, koltuğa oturmasını sağladı. Zavallının tansiyonu ya fırlamıştı ya da düşmüştü. İsa babam, su getirmek için mutfağa gidince Nuray annem ağlamaya başlamıştı.

Artık Aslı’nın bu ani çıkışları hepimizi üzüyordu. Bu olayın bir aile sorununa dönüşmeden, benim gitmem gerekiyordu.

İsa babam dan izin aldım. Nuray anneme, üzülmemesini söyleyerek, iyi akşamlar diledim. Ve Aslı’nın kapısını tıklatarak, kapıyı araladım, yüz üstü yatağa uzanmış ağlıyordu;

- Hayatım, girebilir miyim?

- Ne istiyorsun, görmüyor musun halimi? Yine de içeriye girdim, biraz moral vermek için saçlarını okşayarak;

- Hayatım, kendini bu kadar üzme, her şey düzelecek?

- Hayır Kemal, hiçbir şey düzelmeyecek. Her gün daha kötüye gidiyorum ben.

- Karamsar düşünüyorsun aşkım, Hani sen, ben bu hastalığı özgüvenimle yeneceğim diyordun. Ben bu hastalığı yeneceğim, tedavime ara vermeyeceğim dersen, bu rahatsızlığını atlatırsın hayatım.

- Beni teselli etmeye çalışma Kemal. Doktor “ Okulu bile dondurmamı istedi,

Değilse, ömür boyu bu depresyonla yaşamayı öğrenmem gerektiğini “ söyledi Kemal. Ben böyle yaşayamam ki. Ümitsiz bir vakayım ben artık.

- Sen iyice yelkenleri suya indirdin ama aşkım. Böyle de olmaz ki. Tıp ilerliyor, her şeyin bir çözümü var artık aşkım. Bak doktor da, “değilse “ demiş, yani bir tedavi ile atlatacaksın bu hastalığı.

Söz dinleyecek, ikna olabilecek gibi değil di, ve;

– Yalnız kalmak istiyorum Kemal, deyince, saçlarından öperek, iyi geceler diledim ve evden ayrıldım.

Salı günü yani arife günü erken kalkmıştık. Sabah kahvaltısı yapılır yapılmaz, farklı bir sevinç ve heyecanla, bayram hazırlığına başlanıldı. Evde bir hareketlilik var ki, hiç sormayın. Saat 11.00 gibi beni “ Sen İsa beyleri, yarın yemeğe davet etmek için git “ diyerek, kovaladılar.

Ve çok ta iyi ettiler. Ben de dün beğendiğim hediyeyi, Aslı’ya almak için çarşıya götürebilecektim. Aslında sürpriz yapacaktım ama bayram sonu hemen döneceğimiz için, ufak veya büyük gelirse değiştirme şansımız olmayacaktı. Aslı’ya çok şahane bir pırlanta yüzük beğenmiştim.

O saatte Aslı’yı evde yalnız bulacağımı tahmin ediyordum ama kapıyı Nuray annem açtı, yalnız morali hala bozuk ve üzüntülüydü;

- Hoş geldin Kemal bey oğlum. Bankadan ben de yeni geldim.

- Teşekkür ederim anneciğim ama moraliniz bozuk gibi.

- Nasıl bozuk olmasın Kemal bey oğlum, Aslı akşamdan beri özür dilemediği gibi benimle konuşmuyor. Ayrıca akşam konuştuğumuz gibi, Müdür beyle birlikte, bankanın Genel Müdürlüğü’nü aradık. Personelden sorumlu, Genel Müdür Yardımcısı ile konuştuk. Her şeyi anlattım oğlum, ama, ne dese beğenirsin, “ Ankara’ya tayininizi yapabiliriz ama Ankara merkezde sizi bırakamayız “ dedi. Yakın bir ilçesi olsa dahi, Aslı üniversiteye, her gün nasıl gidip gelecek oğlum.

- Bir de Genel Müdür’le konuşsaydınız Nuray anne.

- Zaten ilk önce Genel Müdür’ümüzü aradık oğlum. Ama bayram iznine çıkmış bile adam.

- Tayininize olumlu baktıklarına göre, bayramdan sonra Genel Müdür ile yüz yüze görüşmenizden daha iyi sonuç alacağınıza inanıyorum ben.

- Ah keşke oğlum keşke, değilse Aslı’nın durumu bizi çok üzüyor oğlum.

- Üzülmeyin Nuray anneciğim, Hepimizin isteği, Aslı’nın bir an önce eski sağlığına kavuşması. Demiştim ama her şey Aslı’da bitiyordu. Aslı’nın da iyileşmeyi, içtenlikle istemesi gerekiyordu.

- Aslı odasında mı anneciğim?

- Banyo da Kemal bey oğlum. Biraz sonra çıkar. İsa bey de, okul Müdürü ile görüşecekti. Birazdan gelir. O ne yaptı bakalım?

Aslı banyodan çıkmıştı. Üzerinde bir eşofman altı ve siyah V yakalı bir tişört vardı. Saçlarını havluyla sarmıştı. Ama Aslı’nın da hala morali bozuktu. Beni görerek;

- Hoş geldin Kemal, ne zaman geldin?

- Teşekkür ederim canım. Biraz önce geldim. Nasılsın?

- Nasıl olabilirim ki. Hiç iyi değilim.

Aslı’nın, Nuray anneme bakmamak için kendisini zorladığını gördüm.

- Hadi gel benim odamda konuşalım.

Ben ayağa kalktım. Ellerini tutarak;

- Aslıcığım, ben seni almaya geldim. Biraz dışarı çıkalım, senin için de iyi olur.

- Ben çıkmak istemiyorum Kemal.

- Hayatım biraz açılırsın. Hem sana güzel bir sürprizim var.

- Açılmakta istemiyorum, sürpriz de istemiyorum Kemal.

Ben, Aslı’nın kendisini daha iyi hissetmesini istediğim için ısrarımdan vazgeçmemiştim. Hem o yüzüğü Aslı’ya almayı çok istiyordum.

- Hadi güzel aşkım benim, hazırlan da çıkalım. Hem sürprizime bayılacaksın.

- Kemal, ben sürpriz falan istemiyorum, çıkmakta istemiyorum. Demesi ve bunu biraz yüksek sesle söylemesi, üzmüştü beni.

- Ama hayatım, senin çok istediğin, çok beğeneceğine inandığım bir sürpriz bu.

- Ben hiçbir şey istemiyorum. Ben odama gidip uzanmak istiyorum. Dedi ve odasına gitmek için döndü.

Benimle çıkmayacağı kesindi. Yapacağım tek şey kalmıştı. O pırlanta yüzüğü alıp gelmek.

- Tamam hayatım, sen dinlen o zaman. Ben hemen geliyorum. Dedim, hiç yanıt vermeden odasına girdi.

Benim gibi Nuray annem de çok üzülmüştü;

- Allahım bize sabır ver. Allahım kızımın iyileşmesi için bize yardım et. Deli olacağım Allahım, ne olur? Diye, dua etmeye başlanıştı.

Ben çıkmak için izin isterken;

- Unutmadan anneciğim, sizi yarın yemeğe bekliyoruz. Annem, erken gelmenizi ve kahvaltı yapmadan gelmenizi rica etti. Dedim.

- Teşekkür ederiz Kemal bey oğlum. İnşallah Aslı, yarın kendisini iyi hisseder.

Şimdi sana yaptığı gibi yaparsa, gelmemiz çok zor oğlum.

Ben, o yüzüğü almak için çıktım ve aradan yarım saat geçmemişti ki, geri döndüm. Yüzüğü, ufak veya büyük geldiğinde değiştirmek koşulu ile aldım. Aslı odasındaydı. Yüzüğü ilk önce Nuray anneme gösterdim. Çok beğenmişti;

- Ay çok güzel bir yüzük bu oğlum, çok beğendim, çok harika. Aslı’nın da beğeneceğine inanıyorum. Senin zevkini, her zaman takdir ederim zaten oğlum. İnşallah bu sürprizin, Aslı’nın moralinin yerine gelmesini sağlar.

Aslı’nın kapısı vurarak bekledim. Aslı birkaç saniye sonra kapıyı açtı. Elinden tutarak, daha iyi ışık alan salon penceresinin önüne götürdüm.

- Sen gelmedin ama aşkım, sürprizimi ben sana getirdim. Diyerek yanağından öptüm ve yüzüğü çıkararak gösterdim. Yüzüğü görünce, yüzünü ilk önce bir mutluluk dalgası sardı. Sevinmiş ve beğendiği her halinden belli olmuştu. Beğendiğini, sevindiğini Nuray annem de görmüştü. Yüzüğü parmağına takarken, yüzü birden asıldı, elini çekti ve yine yüksek bir ses tonu ile;

- Ben burada canınla uğraşırken, bu çıkmazdan nasıl kurtulacağım diye çırpınırken sen ne yapmak istiyorsun Kemal? Bu pahalı bir hediye ile kendimi iyi hissedeceğimi mi sanıyorsun?

Çok bozulmuştum. Yine de;

- Ama hayatım, ben senin mutlu olmanı istemiştim. Hem bu yüzüğü almayı ne zamandan beri düşünüyordum. Tekrar elini tuttum;

- Aşkımın parmağında da çok güzel duracak, mutlu günlerimizde daha çok ışıldayacak bu yüzük, diyerek tekrar parmağına takmak istedim. Yine sert bir şekilde elini çekerek;

- İstemiyorum Kemal. Git bu yüzüğü geri ver. Demişti, beğenmesine rağmen bu şekilde davranması beni de, Nuray annemi de çok üzmüştü.

Nuray annem dayanamayıp;

- Aslıcığım, güzel kızım. Niye böyle yapıyorsun? Harika bir yüzük. Senin parmağında da çok güzel duracak. Bak, sen kabul etmeyince Kemal bey oğlum ne kadar üzüldü.

Nuray annem, Aslı’yı ikna etmek, yatıştırmak için bunları söylemişti ama keşke hiç karışmasaydı…..Aslı, Annesine dönerek, sinirli bir şekilde ve bağırarak;

- Farkında mısın sen ya? Her gün, iki sözünün biri “ Kemal’i üzme, Kemal’i kırma “ Bıktım artık ya. Kemal’i bu kadar çok seviyorsan, boşanırsın babam dan, alırsın Kemal’i koynuna. Benim de canıma minnet olur.

Odanın içerisine sanki bomba düştü…

Benim kanım dondu sanki… Hele “ Benim de canıma minnet olur “ demesiyle, yüreğim kanadığını hissettim, kanıyordu yüreğim. Yüreğim kanıyordu ama elim ayağım buz kesmişti. Duyduklarıma inanmak istemiyordum. Beni çok sevdiğini söylerken, yalan mı söylüyordu bu kız. Benim yanımda, annesine bütün bunları nasıl söyleyebilmişti…

Saniyeler sonra, Nuray anneme bakabildim. Ağzı açık kalmıştı zavallının… O da duyduklarına inanamıyor gibiydi. Ama eli ayağı titriyordu. Yüzünde renk kalmamış gibi sapsarı olmuştu. Ellerini yüzüne götürürken “Aman Allahım “ dediğini duydum. Masanın üzerine kollarını koyarak, başını kollarının arasına gömdü. Muhtemelen sessiz sessiz ağlıyordu.

Aslı ise, şaşkınlık içerisindeydi. Yaptığı hatanın farkına vararak, pişmanlık içerisinde ellerini ovuşturuyordu.

Nuray annem, birden ayağa fırladı, Aslı’nın söylediklerini yeni algılıyordu sanki, deli gibiydi;

- Ne dedin sen, terbiyesiz, diyerek Aslı’ya müthiş bir tokat vurdu.

Aslı sendeledi, o yaşına kadar annesinden bir tokat yemeyen Aslı, hiç beklemediği bu tokat karşısında şaşkınlık ve koku içerisinde annesine bakarken hem de yüzünü tutmaya çalışıyordu. Nuray annem;

- Utanmaz, hayvan seni, Nasıl söylersin böyle bir şeyi, Hem de Kemal beyin yanında, der demez, Aslı’ya ikinci tokadı yapıştırdı. İkinci tokat daha sert olmuştu ve salonun duvarı olmamış olsaydı, Aslı kesinlikle yere düşmüştü.

Yine de salonun duvarına çarparak, dizlerinin üzerine düştü ve düştüğü yere de oturdu kaldı. Yüzünü elleri ile kapatıp, ağlamaya başladı.

Nuray annem de ağlıyordu. Benden daha çok perişandı. Omuzlarından tutarak, salondan uzaklaştırmak istedim. Ve mutfağa götürdüm. Tekrar salona dönerek, kolonyayı aldım. Yüzüne bile kolonya sürecek durumda değildi. Yüzünü, şakaklarını, bileklerini kolonya ile ovdum. Aradan 10-15 dakika geçmişti. Kendisine gelmeye başladı.

Daha da sakinleşmesini sağlamak için aklıma kahve yapmak geldi. Kahvenin ve fincanların yerini biliyordum. Hemen kahve suyunu koydum.

Nuray annem, kahvesinden bir yudum aldı ve;

- Kemal bey oğlum, bir sigara verir misin? Dedi. O ana kadar Nuray annemin sigara içtiğini hiç görmemiştim, şaşırmıştım. Evde sigara içme yasağı koyan kadın, sigarayı yakarak kendi yasağını bile delmiş oldu.

Nuray annem sigarasını içerken, elim de kolonya ile Aslı’ya bakmak için salona geçtim. Aslı hala oturduğu yerde iki büklüm olmuş ağlıyordu. Ellerini yüzünden çekip, hem yüzünü hem de ellerini kolonyalamak istedim, ama;

- Dokunma bana, diye bir bağırdı ki çok şaşırdım.

- Hepsi senin yüzünden, hepsi senin yüzünden, anlıyor musun? Diye bağırmaya devam ediyordu.

- Benimle ailemin arasına girdin. Benden daha çok seviyorlar seni.

O kadar çok bağırıyordu ki, kesinlikle, üst ve alt kattaki komşuları duymuş olabilirlerdi. Nuray annem de, Aslı’nın bu bağırmaları nedeniyle salona gelmişti.

Ben şoktaydım. Aslı, öfke dolu gözlerle bağırmaya devam ediyordu;

- Nefret ediyorum senden. Seni tanıdığım güne lanet ediyorum. Deyince, kolonya şişesi elimden düştü. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırmıştım. Aslı’nın bu şekilde bağırmasıyla, Nuray annem de renkten renge giriyordu.

Aslı;

- Seni görmek istemiyorum artık, defol, diye bağırırken, parmağındaki yüzüğü de çıkarıp, ayaklarıma doğru fırlatmıştı.

İkinci kez yüzüğünü fırlatmasını kaldıramamış olacaktım ki, koltuğa çöktüm kaldım. Kalbim sıkışmış, boğulacak gibi olmuştum. Biraz önce donan ellerim şimdi ateş gibi yanıyordu.

Galiba çok kötü olmuştum ki, bu sefer Nuray annem gelip sarıldı bana. Yemek masasına götürdü. Cebimden sigara paketini çıkardı. Yakarak bir sigara tutuşturdu dudaklarıma. Hemen mutfağa koştu. Bir kül tablası getirdi ve tekrar mutfağa gitti. Aslı’nın fırlattığı yüzük, antrenin kapısının önünde duruyordu. Nuray annem kahve yapmış getiriyordu hem de kahveleri su bardağına yapmış.

Salonda, ara sıra Aslı’nın hıçkırıklarından başka ses çıkmıyordu. Nuray annemle de hiç konuşmuyorduk ama kahve bitinceye kadar peş peşe, üçer sigara içmiştik.

Bundan sonra ne olacak, ne yapmam gerekiyor diye de hiçbir şey düşünemiyordum. Beynim durmuştu sanki. Ayağa kalktım, gitmek istediğimi Nuray annem anlamıştı. Elimden tuttu;

- Ben de hiç iyi değilim oğlum. Lütfen, İsa bey gelinceye kadar beni yalnız bırakma. Hem sende kendine gelirsin biraz daha. Lütfen oğlum gitme. Deyince, kadıncağızı, yaşadığım şoka rağmen, istenmediğim bir yerde kalmak istememe rağmen, kıramadım ve tekrar oturdum.

“ Sevmemin bedeli, aşkımın bedeli bu olmamalıydı. “ diye, yüreğim isyan etmeye başlamıştı. Ben Aslı’yı sevindirmek, mutlu etmek, onu ne kadar çok sevdiğimi tekrar göstermek için neler yapıyorumdum, Aslı benim bu sevgime karşı neler yapıyor… Söylediklerinin hiç birini hak edecek bir şey yapmamıştım. Hele yüzüğü bir daha çıkarıp atmasıyla hem gururum kırılmış, hem de dönüşü olmayan bir yola girmiştik artık.

Bu şekilde kaç dakika geçti bilmiyorum. Kapının açılmasıyla kendimize geldik. İsa babam gelmişti. Antreden salonun yarısı görüldüğü için, Aslı’yı o halde görüp, ayakkabılarını bile çıkarmadan Aslı’nın yanına koşmuştu. Aslı’nın omuzlarından tutup kaldırırken bizi de gördü. Aslı’yı koltuğa oturtmuştu ama Nuray annemin parmaklarının izi, Aslı’nın yüzünde çok bariz bir şekilde belli oluyordu. Aslı’nın yüzü hala kıpkırmızı ve parmakların yeri kalem gibi şişmişti. İsa babam şaşkınlık içerisinde;

- Neler oluyor burada, biri bana anlatsın lütfen? diye bağırdı.

Bundan sonrası artık, aile içi bir sorundu. Ben ayağa kalktım. Nuray anneme dönerek;

- Ben müsaadenizi istiyorum. Benim kalmamın bir anlamı yok artık. Dedim ve yüzüğü yerden alıp, cebime koyarken, İsa babam yüksek sesle;

- Bir dakika delikanlı, burada neler olmuşsa birisi bana açıklayacak, dedi ama Nuray annem hemen atıldı, hem de kimsenin beklemediği bir tarz ve sesle;

- Sesini yükseltme İsa. Kemal beyi de itham etme.

Evlendikleri günden beri Nuray hanım, eşine “İsa “ diye seslenmediği için, İsa babam şaşırmıştı. Nuray annem aynı ses tonu ile;

- O terbiyesiz, köpek kızına ben vurdum. Deyince Aslı ağlayarak odasına kaçtı.

Yaşadığımız olayı Nuray annem anlatırken, İsa bey de renkten renge girmişti.

Ben hala ayaktaydım;

- Neler olduğunu öğrendiniz. Ben artık gidiyorum. Bundan sonra ki sizin sorununuz. Dedim ama, İsa babam hemen yanıma gelerek;

- Özür dilerim Kemal bey oğlum. Seni de kırdım. Lütfen hemen gitme. Aslı ikinizden de özür dileyecek. Dedi ve beni salonun ortasına doğru çekti.

İsa babam, Aslı’nın odasına girmek istedi ama kapı arkadan kilitlenmişti. İsa babam sert bir ses tonu ile;

- Aslı derhal kapıyı aç ve dışarıya çık, diye bağırdı. Ne yanıt geldi ne de kapı açıldı. İsa babam yineledi;

- Aslı, sana ne demişsem hemen yapacaksın. Aç kapıyı Aslı.

Kapı yine açılmadı.

- Aslı yaptığın terbiyesizlik için derhal özür dileyeceksin. Aç kapıyı.

Kapı açılıp ta Aslı dışarıya çıkmayınca, Nuray annem, kendisine kızının hakaret etmesine rağmen, annelik duygusuyla;

- Aman Allahım, yine ilaç içmiş olmasın, ya yine intihara kalkışmışsa, der demez, İsa babam da o korkuyla;

- Aslı, ya kapıyı açarsın ya da kapıyı kırıyorum. Dedi.

Aslı’nın odasının kapısı, bir iki saniye sonra açıldı. Aslı ayakta durmakta güçlük çekiyordu, sanki düşmemek için kenarına yaslandı. Korku ve yalvaran gözlerle babasına bakmaya başladı ama bir yaprak gibi titriyordu. Ben bu kızı çok sevdiğim için, onun bu halini görünce yüreğim sızlamıştı.

İsa babam;

- Benim kızım, kültürlü bir kız, nasıl yapar böyle bir terbiyesizliği Aslı? İnanamıyorum ya, annene nasıl söylersin o lafları. Derhal annenin elini öpeceksin ve özür dileyeceksin Aslı. Ondan sonra Kemal beyden özür dileyeceksin.

Aslı, bir şeyler söylemek istedi, söyleyemedi. Bize doğru adım atmak istedi,

Adımını atar atmaz seldelledi, babası tutmak istedi, ben “ Düşüyor “ diye bağırdım. Nuray annem “ Aslı, yavrum “ diye bağırıp, Aslı’ya koşmasına rağmen yetişemedi ve Aslı sağ tarafına, parke taşlarının üzerine çok fena düştü. Bayılmıştı. Başı ve yüzünün sağ tarafı parke taşlara fena vurdu. Nuray annem ve İsa babam korkuyla kızlarını kaldırırken, Ben Aslı’nın odasına koştum. İlaç içmesi endişesiyle hemen çalışma masasının üzerindeki, dün verilen ilaçlara baktım. İki kutu hiç açılmamış halde duruyordu. Diğer iki kutuya baktım. Kutuların üzerinde 30 tablet yazıyordu. İlaçları avucuma dökerek hızlı bir şekilde iki kutuda ki hapları saydım. İkisinde de 28 tablet hap çıkınca çok rahatlamıştım. Dün ve bu gün içtiği haplardı eksik olan. Aslı İlaç içip, intihara kalkışmamıştı.

Aslı’yı üçlü koltuğa yatırmışlar, Nuray annem pardösüsünü giymeye çalışıyordu. Aslı’yı acil olarak hastaneye götürmek akıllarına gelmişti. Ben;

- İlaç içmemiş, ilaçları olduğu gibi duruyor. Deyince, ikisi de biraz olsun rahatladı.

Ve ben “ Nefret ediyorum senden “ diye bağırdığı zaman, elimden düşen kolonya şişesini yerden kaparak, Aslı’nın yüzünü, şakaklarını kolonya ile ovmaya başladım. Yüzünün sağ tarafı kıpkırmızı olmuş ve morarmaya başlamıştı. İsa babam da bileklerini ovarak, Aslı’nın kollarını hareket ettirmeye başladı. Nuray annem ise ayakta çaresiz bir vaziyette ağlıyordu.

Yüzünü tekrar kolonya ile ovarken, moraran yerler yanmıştı ki, Aslı’nın ağzında “ahh” diye bir acıma nidası çıktı.

Bir kaç dakika sonra Aslı kendine gelmeye başladı. Sanki beni, babasını, annesini ilk defa görüyormuş gibi şaşkın şaşkın bakmaya başladı. Başını tuttu. Demek ki başı, yere çok kötü çarptığı için acıyordu. İsa babam;

- Nuray hanım yardım edin de banyoya götürelim. Başını yüzünü soğuk suyla iyi bir yıkayalım.

İkisi birden Aslı’yı banyoya götürdüler. İsa babam dışarı çıktı ama yüzünü benden kaçırınca, ağladığını tahmin ettim.

Aslı bornozla, Nuray aneminde üstü başı su içerisinde banyodan çıktılar. Gördüğümüz kadarı ile, Nuray annem, kızının kendisine gelmesi için, tamamen soyarak soğuk suyla yıkamıştı. Nuray annem, kendisinin o halini hiç düşünmeden, Aslı’yı giydirmek için odasına götürdü. Biraz sonra çıkarak, kendi üstünü değiştirmek için yatak odasına geçti.

İsa babam sandalyeye oturmuş, üzüntü içerisinde, kara kara düşünürken, ben hala ayakta idim. Elimde kolonya şişesiyle taş gibi kesilmiştim.

Nuray annem üzerini değiştirmiş tekrar Aslı’nın odasına girmişti. Biraz sonra çıktı;

- Yüzü çok fena vurdu taşlara. Banyoda hep soğuk su tuttum yüzüne. Şimdi yüzüne deri pomadı sürüyor. Demesiyle ben kendime geldim. Elimdeki kolonya şişesini sehpanın üzerine bırakarak;

- Geçmiş olsun, ben gidiyorum. Dedim ve çıkış kapısına yürüdüm. İsa babam ve Nuray annem yetişerek kollarımdan tuttular. Nuray annem;

- Aslı çıkacak Kemal bey oğlum. Banyo da kendine geldi ve bana sarılarak özür diledi. Eminim, çıkınca senden de özür dileyecektir. İsa babam Aslı’nın odasına doğru seslenerek;

- Aslı, Kemal bey gidiyor kızım. Diye bağırdı.

Ama ben kalamazdım artık. Hele “ Seni tanıdığım güne lanet ediyorum ve Boşanırsın babam dan, alırsın Kemal’i koynuna. Benim de canıma minnet olur “ sözleri, yüreğimi sızlatıp, beynimde yankılarken duramazdım. Ayakkabılarımın topuklarına basarak dışarıya fırladım. Arkamdan “Dur oğlum, gitme. Aslı çıktı “ demelerine rağmen merdivenleri ikişer ikişer atlayarak, kendimi sitenin bahçesine attım. Bu evden, bir an önce uzaklaşmak için, koşar adımlarla arabaya giderken, Aslı balkona çıkmış ;

- Kemal çok özür dilerim. Kemal yalvarırım gitme, diye bağırıyordu. Yukarıya bile bakmadan, arabaya binerek, nereye gideceğimi bilmeden gaza bastım.

Yarın bayramdı…Eve gidemezdim…Benim bayramım zehir olmuştu…Onları da üzerek, bayramlarını zehir edemezdim. Ve ben bittim artık derken, nereye gittiğimi hiç bilmeden gaza bastıkça basıyordum. Bir ara ibrenin 180 ni geçtiğini gördüm……

…………………………………………………………………………………………………..

Deneme yazımın son bölümünde, Aslı’nın beni o kadar çok sevmesine rağmen, neden evlendiğini okuyacaksınız… Yani, bu ölümsüz sevdayı bitiren son darbeyi…

Sevgi ve saygılarımla

Kemal KÜÇÜKTEKİN

17.08.2010

KARAMAN

BİR YOLCULUK ANISI -9- VE SONUN BAŞLANGICI

Bir Yolculuk Anısı -9- Ve Sonun Başlangıcı

Aslı zaten psikolojik tedaviye başlamıştı. Bir de annemim telefon konuşması bitmeden, benim kendisi ile barışmadan gittiğim kanısına kapılarak, ilişkimizin bittiği korkusuyla paniğe kapılmış, klinik depresyon ve panik atak olması nedeniyle, zaten intihara meyilli olan bu hastalar gibi, Aslı, iki kutu depresyon ilacı yutmuştu.

İyi ki hapları aldıktan sonra salona dönmüş. Salona dönmeden, odasındaki yatağına uzansa, belki de Nuray annem, tedavi için aldığı hapların Aslı’yı uyuttuğunu bildiği için, Aslı’nın uyuduğunu sanarak, müdahalede geç kalınabilir ve Aslı’yı kaybedebilirdik.

Aslı yere düşünce, Nuray annem paniklese bile, merdivenlere çıkarak,

“ İmdat, yardım edin “ diye bağırmış ve sitenin hemen yanındaki taksi durağından, telefonla acil olarak taksi çağırmış. Alt ve üst katlardaki komşuların yardımıyla, aşağıya indirerek, en yakın hastanenin acil servisine götürmüşler ve Aslı’nın, bir dahiliye uzmanının eşliğinde hemen midesi yıkanmış. Bilinci yerinde olmadığından, midesinde ve iç organlarında hasar olup olmadığını anlamak için, o an film çekilememiş ve yalnızca serum ve mide solüsyonları verilmiş.

Öğleden sonra dersi olmayan İsa babam da, Aslı’nın hastaneye götürülmesinden 15 dakika sonra eve gelmiş. Komşularının olayı anlatmasıyla, taksi durağından hangi hastaneye götürüldüğü öğrenerek o da korku içerisinde hastaneye gitmiş.

Aslı’nın aldığı ilaçlar, antidepresan türü ilaçlar olduğu için, Aslı’nın kendisine gelmesi ertesi günün akşamını bulmuş. Doktorlar hemen film çekilmesini istemişler. Filmlerde yalnızca mide de deformasyon tespit edilmiş, erken müdahale edilmesiyle diğer iç organlarda hasar görülmemiş. Deformasyon tedavisi için Aslı, iki gün daha hastanede kalmış. Ve 4. gün, ben Ankara’dan dönmeden bir gün önce taburcu edilmiş.

Aslı’nın intihara teşebbüs ettiğini ben dönünce öğrendim.

Ankara’ya gittiğimin ertesi günü, evi arayarak rahat bir şekilde ve zamanında geldiğimi bildirmiştim. Ve vedalaşmadan ayrıldığım için, İsa beyleri de aramıştım. Ama telefonu açan olmamıştı. O akşam defalarca aramama rağmen yine telefon açılmamıştı. Aslı rahatsız iken misafirliğe gidemezlerdi.

Çarşamba günü, sabah ve öğle üzeri aramama rağmen telefonu yine kimse açmıyordu. İyice merakta kalmıştım. Öğleden sonra, bizim evi aradım. “İki günden beri Aslı’yı arıyorum ama telefonu açan olmuyor, merak ettim. Nedenini biliyor musunuz? “ diye sordum. Bizimkiler “Her hangi bir bilgimiz yok “ deyince de, gidip bakmalarını rica ettim.

Perşembe günü, abim ve yengem İrem hanıma, mama ve giysi almak için, çarşıya indiklerinde Aslı gile uğruyorlar. Kapıyı açan olmayınca ve benim dediklerim de akıllarına gelince, komşularına soruyorlar. Komşuları “ Aslı intihar etmek istemiş, bu nedenle üç günden beri hastanedeler “ deyince, annemi ve babamı da alarak hastaneye gidiyorlar. Aslı’yı kendisine gelmiş görünce ve ertesi günü taburcu olacağını duyunca seviniyorlar.

Yalnız, benim panik yapmamam için, duyar duymaz hemen gelir ve gelirken aşırı hız yapar, başıma bir şey gelir korkusuyla bana söyleyemiyorlar.

Ankara’dan Cumartesi günü, saat 17.30 eve döndüğümde, Aslı’nın sevdamızın, birlikteliğimizin bittiğini sanarak intihara teşebbüs etmesini duyunca yıkılmıştım. Suçluluk duygusu ile yüreğim yanmıştı sanki. Keşke, inat etmeseydim, gurur yapmasaydım da, Aslı’yı görmeye gitseydim, diye kendimi suçladım. Aslı’nın sevgisinden şüphe etmekle de, zavallı sevgilimin günahını almıştım.

Hemen evlerine gitmek için kalktım, annem;

- Oğlum, yemek hazır, bak uzun yoldan da yeni geldin. Bir soluk al. Haber verelim, yemekten sonra hep birlikte gidelim.

- Anneciğim, şu an yemek yiyecek durumda değilim, yiyemem de. Ben gidiyorum. Siz gelmek isterseniz yemekten sonra gelirsiniz. Dedim. Babam;

- Hadi o zaman hep birlikte gidelim. Biz de geçmiş olsun diyelim. Aslı kızımız zaten hasta, fazla kalınmaz. Geldikten sonra yemek yeriz. Demesiyle, hazırlanmaya başladılar. Annesi, İrem hanımı hazırlarken, Annem de, İsa babamgile telefon açtı;

- Kemal yeni geldi. Aslı’nın durumunu öğrenince mafoldu. Daha ceketini bile çıkarmamıştı inanın, “ Ben gidiyorum “ dedi. Müsaitseniz, Kemal’le birlikte bizde Aslı kızımızı görmeye geleceğiz. Diye haber verdi.

Aslı’lara vardığımızda, Aslı’yı o halde görünce bir kez daha yıkıldım. Kendime lanetler okumaya başladım. Aslı’nın rahatsız olduğunu tahmin etmeme rağmen, parmağından yüzüğünü çıkarmasını sorun ettiğim için kendime yüzlerce kez küfrettim, kızdım. Ne vardı sanki, ertesi günü gelip parmağına yüzüğü ben taksaydım, doktora gittiğinde, canından çok sevdiğin bu kıza, bir geçmiş olsun demeye gelmez mi insan, “ Eşek kafalı Kemal, Eşek kafalı Kemal “ diye kendime kızdım. Bu kız, gelmediğim için, kendisini affetmediğimi düşünerek, ölmek istemişti… Benim için ölmek istemişti…. Ama hiç değer miydi, benim gibi bir geri zekalı için ölmeyi istemek. Benim gibi birisi için, “ ölümü düşünmek“ bile deymezdi….

Eve daha girmeden, kendimi bu şekilde sorgularken, dudaklarım titriyor, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Karşımda duran Nuray annem anlamış olacak ki, elimi tutmasıyla kendime geldim.

Aslı, o kadar yorgun o kadar halsiz görünüyordu ki, bitmişti sanki. Yüzünde hiç renk kalmamış, sapsarıydı. Gözleri içine çökerek, canlılığını bile kaybetmişti. Görüşmediğimiz dokuz günden beri zayıflamış, erimişti. Ayakta zor duruyor, tutunduğu sandalyeden destek alıyordu.

Hepsi benim suçumdu… Hepsi…Hangi yüzle gelmiştim buraya…

İçeriye geçmiştik, Aslı ile göz göze gelir gelmez, ikimizde aynı anda, “Özür dilerim Aslı “, Özür dilerim Kemal “ diyerek birbirimize sarıldık. Birbirimizin yüzünü, gözlerini, saçlarını öpüyorduk. Birbirimizin yüzünü, saçlarını okşuyorduk. O da, ben de ağlıyorduk. İkimizin göz yaşları, birbirine karışmış, birlikte akıyordu artık.

Hiç kimse, hiç şey umurumuzda değildi. Zaten odadakiler bizi, bize bırakarak, oturma odasına geçmişlerdi. İsa babamla Nuray annem bana “Hoş geldin Kemal “ dediler mi, demediler mi onu da bilmiyordum. Bu şekilde, dakikalarca ayakta kaldık. Sonunda Aslı, elimden tutarak;

- Benim odama geçelim. Daha rahat konuşuruz aşkım, dedi.

Odasına geçince, Aslı, “ Aşkım, ilk önce ben konuşmak istiyorum “ dedi;

- Ben bu bulanıma nasıl ve ne zaman düştüğümü, depresyona nasıl girdiğimi bilmiyorum Kemal. Ama o korkularımı, sabahlara kadar uyuyamayarak ben yarattım. Yersiz ağlamalarıma ve sinirlenmelerime engel olamıyordum artık. Kendimdeki değişimi görüyordum, gördükçe de daha çok korkuyordum kendimden. Ben, “ Deliriyor muyum? “ acaba dediğim ve ağladığım gecelerimde çok oldu. Kendimdeki değişimi görmeme rağmen, bu korkuyla doktora da gidemedim. Anneme, babama ve sana da anlattım korkularımı, belki de bana güvenerek ciddiye almadınız. “ Stres, heyecan yapıyorsun “ denildi hep. Ama içinde bulunduğum durum, stres ve heyecanın ötesindeydi.

Aslı haklıydı. İsa babam, Nuray annem ve ben Aslı’yı anlayamamıştık. Saçlarını okşarken, Aslı konuşmasına devam ediyordu.

- Cafede ki o gün, normal bir insanın, hele hele benim, yapacağım bir hareket mi idi Kemal. Bana konulan Klinik depresyon teşhisi ile bir anda kendimi kaybettim. O kıza tokat attığım aklıma gelince, tüylerim hala diken diken oluyor. Hele, büyük bir onurla, gururla, sevgiyle parmağımda taşıdığım, “ Ancak ben ölünce parmağımdan çıkar “ dediğim, o yüzüğü parmağımdan çıkarırken gerçekten çıldırmış olmalıyım. Zaten, senin yüzündeki o şaşkın, o acı dolu, gözlerindeki o yalvaran ifadeyi görünce ağlayarak kaçtım. Hem koşuyorum hem de “ Ben ne yaptım Allahım “ diye ağlıyordum.

Eve gidemedim. Gitsem ne diyecektim aileme..? “ Kemal’in yüzüne yüzüğü fırlattım “ desem, ilk sözleri, “ Sen delirdin mi? “ olacaktı. Evet, deliriyordum…. Senin o perişan halin gözlerimin önüne geldikçe deliriyordum.

Cafede ki o olayı, senin o perişan halini, benim yaptığım çirkinliği unutmam lazımdı. Değilse bu sefer gerçekten çıldıracaktım. Gittim 6-7 şişe bira aldım. Sitenin çocuk bahçesine oturdum. Üç şişe biranın bitmesi 10 dakika sürmedi. Hem ağlıyor, hem kendime lanetler yağdırıyor hem de içiyordum. Karanlık basınca korkmaya başladım. Gittim ligustrumların arasına oturdum. Beşinci- altıncı biradan sonra artık hiçbir şey düşünemiyor, yalnızca ağlıyordum. Eğer sesli sesli ağlamamış olsam, annemin beni bulması olanaksızdı.

Derin bir nefes aldı Aslı. Göğsüme koydu kafasını.

- Ertesi günü, ilk düşündüğüm sana telefon etmek ve özür dilemek oldu. Ama telefonu yüzüme kapatırsın diye cesaret edip sana telefon açamadım. Defalarca elim telefona gitti ama kendimi savunacak hiçbir nedenim yoktu. Kemal, beni bu şekilde yaralarsa, kırarsa be ne yaparım diye, kendimi, senin yerine koyarak düşününce, “Resmen çıldırırım” diyerek, senin yerinde olmak bile istemedim.

Ama, doktordan sonra, bir geçmiş olsun, demen için aramanı çok bekledim.

Sen aramayınca, beni affetmeyeceğin korkusu düştü içime ve o korkuyla yüreğim yanarken, seni aradım. Seni kaybetmeye dayanamazdım. Ama, Neriman annemin “ Kemal Ankara’ya gitti “ demesiyle, ben bitmiştim. Diğer konuşmalarını ne duyuyor ne de anlıyordum. Zaten, affetmeyeceğin korkusunu içimde yaşatırken, o an her şey bitmişti benim için.

İçimden “Kemal beni asla affetmeyecek” dedim ve “Yaşamamın anlamı yok artık “ diyerek, o hapları içtiğimi hatırlıyorum.

Ama beni, annemle birlikte markete gittiğimizde, defalarca aradığını, Doğan babam ile birlikte evimize kadar geldiğini, kurtulduktan sonra öğrendim.

Aslı, başını kaldırdı, ilk önce yanağıma sonra dudaklarıma bir öpücük kondurdu;

- Bu 9-10 içerisinde sana yaşattığım acılar için beni affet hayatım. Senden çok çok özür dilerim. Dedi.

Aslı zaten çok halsiz idi. Bu konuşmasının arkasından da yatağına uzandı. Ben de hemen yatağına oturarak, başını bacaklarımın üzerine koydum. Yüzünü, saçlarını okşarken;

- Bu evde özür dilenecek birisi varsa, o da sensin sevgilim. Asıl ben senden özür dilerim.

Giresun’dan geldiğim gün, sendeki değişimin farkındaydım ve çok üzülmüştüm. İsa babamla konuşmayı düşünüyordum. Ama Cafede ki o olaydan önce konuşma fırsatı bulamadım.

Cafede ki o kıskançlık duygusuyla başlayan o sinirli halin hala gözlerimin önünden gitmiyor. Çıldırmış gibiydin. Hiç art niyeti olmayan, yalnızca sigarasını yakmak için gelen kıza tokat vurman, beni çok şaşırtmış, senin sinirden titremen ise beni çok korkutmuştu.

Dışarıya çıktıktan sonra, beni suçlamanda zoruma gitmişti.

Ama, benim için en acısı parmağından yüzüğü çıkarıp fırlatman oldu. İnanamadım, şok olmuştum. Yüreğim, sevgimizin biteceği korkusuyla, yandı. Hani, dünyam karardı derler ya, her şey simsiyah oldu birden. Yıkılmıştım. O an biri gelip, beni tabancayla öldürmek istese, inan ki, o acıları yaşatmayacağı için, onun elini öperdim.

O şoktan kurtulduğumda, senin koşarak gittiğini görünce, seni kaybetme korkusuyla, yüzüğü yerden alarak, arkandan koşmaya başladım. Caddeye çıktığımda seni göremedim. Deli gibi seni sokaklarda arıyordum. Bulamayınca buraya geldim. Olayı duyunca annen ve babanda şok oldular. Bu sefer İsa babamla aramaya başladık seni. Benim en büyük korkum, o bunalım içerisinde kendine zarar vermendi. Sana bir şey olursa, bırak suçluluk duygusunu, seni kaybetmenin acısıyla, kendimi öldürürdüm.

O perişan halimle seni ararken, bir yandan da seni sorguluyordum. “ Benim tanıdığım Aslı, benim onu çok sevdiğimi bilmesine rağmen bunu nasıl yapabildi?” “ Ya parmağından çıkardığı yüzüğü, bir daha parmağına takmazsa, benim sonum ne olur?” “ Beni çok sevdiğini söyleyen bir Aslı, beni nasıl bu kadar kırabilir?” “ Yoksa bana karşı sevgisi azaldı mı? “ der demez, Aslı doğruldu;

- Deli., bunu nasıl düşünebilirsin? Seni, ölümüne severken, sevgimden nasıl şüphe duyarsın?

Uzandım dudaklarından öptüm.

- Bu karamsar düşüncelerden sonra, kendime gurur yaptım, sen telefon açıp özür dileyinceye kadar, seni aramayacaktım. Ama senden de telefon gelmeyince, öfke içerisinde kıvranıyordum. Senin durumunu öğrenmek için anneme telefon açtırdım. Ertesi gün, seni görüp bana bilgi getirmeleri için babam ve annemi size gönderdim. Seni görmek için can atmama rağmen inadım ve gururum engel oluyordu. Buna rağmen Pazartesi günü sana doktor buldum, belki İsa babam söylemiştir. O gün öğleden sonra, ne pahasına olursa olsun gelecektim. Ama büyük bir şanssızlık sonrası Ankara’ya gitmek mecburiyetinde kaldım.

Sevgi de ve aşkta gurur ve inadın olmaması gerektiğini, çok acı bir şekilde öğrenmiş oldum. Biliyor musun aşkım, ikimizin de bu dünyadan gitmesine az kalmıştı. Ama seni, yine cennette bulurdum.

- Ne biliyorsun cennete gideceğimi?

- Cehennem de melek yok aşkım. Melekler cennete gider.

-Canım benim, deyip boynuma sarılmıştı ki, Aslı’nın odasının kapısı vuruldu. Aslı kapıyı açtı, gelen yengem di;

- Doymadınız mı daha birbirinize? Haydi yemek yiyeceğiz, herkes sizi bekliyor.

- Ne yemeği yenge?

- Kendinizi bir kapattınız buraya, iki buçuk saat oldu Kemal. Herkes açıktı. Nuray hanım da salmadı bizi.

Saate bir baktım, saat 22.00 ye geliyordu. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmamıştık. Aslı, yengemi öperek;

- Geliyoruz ablacığım, dedi ve bana döndü;

- Yüzüğümü verir misin aşkım? Yüzüğümü tekrar parmağımda görmek için sabırsızlanıyorum.

- Rüşvet vermeden yüzüğünüzü geri alamazsınız Aslı hanım. deyince, Aslı yengeme dönerek;

- Ablacığım bize bir-iki dakika verin. Ben Kemal’in rüşvetini vereyim, hemen geliyoruz. Yengem, “ Vallahi deli bunlar “ diyerek güldü, başını salladı ve çıktı.

Aslı, kollarını boynuma dolayarak, o sıcacık öpüşüyle rüşvetimi verince, ben de cebimden çıkardığım yüzüğünü parmağına taktım.

Söz de, kısa bir geçmiş olsun ziyaretine gelmiştik, Aslılardan ayrıldığımız da saat 01.30 tu.

Ve ilk fırtına bu şekilde atlatılmış oldu….

Ama bundan tam bir hafta sonra, Cumartesi günü ikinci fırtına koptu.

Ben o hafta sonu Giresun’a dönmek zorundaydım. İlköğretim okulları da Cuma günü tatile girince, Cumartesi günü bizde buluşulmasına karar verildi. Ve ben Pazar günü yola çıkacağım için bu birliktelik, Aslı ile bana moral olması için düşünülmüştü.

O bir hafta çok güzel geçti.

Günün büyük bir bölümünü, el ele göz göze geçiriyorduk. Çifte kumrular gibiydik. Yüzüğü parmağından çıkarıp fırlatmasını, intihara teşebbüs etmesini hiç yaşanmamışçasına, unutmuştuk…

Döneceğimden bir önceki gün, yani Cumartesi günü, saat 11.00 de İsa babamgil bize geldiler. Sevgiyle kucaklaşıldı.

Öğle yemeği hep birlikte hazırlandı. Gülerek, tatlı tatlı sohbet ederek, zevkli bir öğle yemeğinden sonra, babam, İsa babam ve abim prafa ( İskambil kağıdıyla, üç kişi tarafından oynanan bir oyun ) oynamaya başladılar. Annem ile Nuray annem sohbet ediyorlardı. Yengem ise mutfakta çay servisi için hazırlık yapıyordu.

Aslı başını omzuma yaslamış, mizah dergilerine bakıyorduk. Yakaladığımız esprili karikatürlere, İrem hanım uyanmasın diye, fazla ses çıkarmadan gülüyorduk.

Tam o an, İrem hanım sıçrayarak, korkuyla uyandı. Çığlık çığlığa ağlamasıyla, Aslı, elleri ile kulaklarını kapatıp, başını omzuna çekip, titremeye başladı. Yengem mutfaktan koşarak gelip, İrem’i kucağına alıp susturmuştu ama Aslı’nın panik içerisinde titremesi geçmemişti. Sıkı sıkı sarılıp, saçlarını okşamama rağmen o korkması bir türlü geçmiyordu. Nuray annem hızlı bir şekilde su getirdi. Ellerinin titremesi nedeniyle iki eliyle birden bardağı tutmasına rağmen suyu içemedi. Dudakları bile titrediği için, “ Aşkım ne oldu, lütfen aşkım konuş? “ desem de yanıt veremiyordu.

Herkes üzgün bir şekilde Aslı ile ilgilenmeye çalışıyordu. Ben hemen omuzlarından tutarak, yüzünü yıkamaya götürdüm. Nuray annem de yardım ediyordu. Yüzünü yıkarken de, neden İrem’in çığlığından bu derece etkilendiğini düşünüyordum. Acaba, bu sabah depresyon haplarını almayı unutmuş olabilir mi idi? Aslı yüzü yıkanınca biraz kendine geldi. Aklıma gelen bu soruyu hemen sordum;

- Aşkım, bu sabah ilaçlarını aldın değil mi?

Aslı yanıt vermedi. Bu sefer Nuray anneme sordum,

- Anneciğim, Aslı ilaçlarını aldı mı? Nuray annem de yanıt vermeyince, tekrar Aslı’ya sordum;

- Aşkım, ilaçlarını aldın mı almadın mı? İlaçlarını almış olsan, İrem’in ağlamasından bu kadar etkilenmemen gerekirdi. Aslı başını öne eğerek;

- O ilaçları artık almıyorum. Demesiyle, başımdan aşağı kaynar su döktüler sanki.

- Neden hayatım, neden almıyorsun ilaçlarını? Aslı kaçmak istercesine;

- Oturmak istiyorum. Deyince, ben kollarından tutup kendime çevirdim;

- Neden Aslı, neden ilaçlarını almıyorsun?

- Sonra konuşuruz aşkım, diyerek gitti ve yerine oturdu. Ben Nuray anneme;

- Nuray anneciğim, neler oluyor, Aslı neden ilaçlarını almıyor?

- Bana hiçbir şey sorma Kemal bey oğlum. Üç günden beri bunun kavgasını yapıyoruz. İsa baban da ikna edemedi Aslı’yı. O da çok üzülüyor.

- Üç günden beri Aslı İlaçlarını içmiyor mu?

- Evet.

- Ama neden Nuray anne?

- ilaçların yan etkileri için. Aslı’yı ancak sen ikna edersin Kemal bey oğlum. Sorun yaptığı yan etkileri de, sizin çözeceğiniz sorunlar. Götür odana konuş Aslı’yla oğlum. Deyince Nuray annem, anlamıştım.

Aslı’ya, Klinik Depresyon tanısı konulduğundan beri, depresyon ve panik atak hastalıkları hakkında elime ne geçerse okuyordum. Depresyon ve panik atak hakkında bir hayli bilgi sahibi olmuştum.

Aslı’nın yanına giderek elinden tuttum;

- Benim odam da biraz konuşabilir miyiz hayatım. Aslı itiraz etmeden kalktı ve benim odama gittik. Üşümemek için elektrikli ısıtıcıyı çalıştırdım. Ve;

- Aslıcığım ilaçlarını üç günden beri almıyormuşsun, neden hayatım?

- Sen o ilaçların yan etkilerini hiç okudun mu Kemal?

- Okumaz olur muyum hayatım. Sen rahatsız olduğundan beri, sağlık andiklopedilerinden, sağlık kitaplarından depresyon ve panik atak ile ilgili bütün yazılanları okuyorum hayatım.

- O zaman sen de bilirsin yan etkilerini hayatım. O ilaçların faydasından çok zararı var.

- Aslıcığım doktorun verdiği ilaçları içmezsen iyileşemezsin ki.

- Kemal, anlatamıyorum galiba, o ilaçları içersem, kabızlık, troid, sarılık gibi hastalıklara yakalanmam riski varmış. En önemlisi o depresyon ilaçları şişmanlık, cinsel isteksizlik ve kısırlık yapıyormuş.

- Biliyorum, okudum hayatım. Ama senin bu hastalığın, tedavi edilmezse, tedavini yarıda kesersen nelerle karşılaşacağı, bu kısır döngü içerisinde neler yaşacağını biliyor musun veya merak edip okudun mu?

- Okumadım ve bilmekte istemiyorum.

- O zaman ilaçlarını kullanmaya devam edeceksin hayatım.

- Antidepresan ilaçlarını kullanmayacağım Kemal. Neden dersen, ben kilo almak, şekilsiz biri olmak istemiyorum bu bir. İkincisi, cinsel isteksizlik.

4-5 ay sonra evleneceğiz. Eşler arasında cinsel birleşmedeki amaç, sevişmedeki amaç nedir? Doyuma ulaşmak, zevk almak değil midir? Sen sevişmek istediğin an ben hayır dersem, sevişirken hiçbir şey hissetmezsem sen zevk alabilir misin? Sen, ben den soğumaz mısın Kemal?

Aynı yatakta yatacağız, ben sana karşı bir şey hissetmeyeceğim. Benim bir odundan farkım ne olacak, söyleyebilir misin?

Konuşacak oldum;

- Dur, sözümü kesme lütfen hayatım. Bu depresyon hapları, beni kısırlaştırırsa, ben sana nasıl çocuk verebileceğim aşkım? Evlenen her kadın ve erkek bir çocuklarının olmasını istemez mi? Sana vereceğim bir bebek, o evliliğimizin, aşkımızın, sevgimizin bir meyvesi olmayacak mı? O haplar kısırlık yaparsa, senin baba olma özlemini ben nasıl engellerim hayatım? Hakkım var mı buna?

………………………………………………………………………………………………………

Yazarın notu;

Sağlık sektöründe çalışan dostlarım benden de daha iyi bilirler. 70 yıllarda Antidepresan ilaçlarının cinsel isteksizlik ve kısırlık yaptığı biliniyordu. Ne Sağlık Bakanlığı ne de Tabipler Odası o dönemler de net bir açıklama yapmamışlardı. Bu nedenle, arayış içerisinde olan ilaç firmalarının, 80 li ve 90 lı yıllarda piyasaya sürmüş oldukları Antidepresan ilaçlarının çeşitliliğinden geçilmiyordu.

Bu gün ise, Antidepresan ilaçlarının, hala daha cinsel isteksizlik ve kısırlık yapıp yapmadığı konusunda bir bilgim yok.

……………………………………………………………………………………………………….

Hemen sözünü kestim;

- Hayatım korkularını anlıyorum. Benim için birinci derece de senin sağlığın önemli hayatım. İlaçların yan etkileri nedeniyle, sağlığından vazgeçemezsin. Tedavini yarım bırakamazsın.

Sen sürekli olarak moral çöküntüsü içerisinde, korkularınla nasıl yaşarsın hayatım? Ülkemizde ki intihar olaylarının büyük bir çoğunluğunun depresyondan kaynaklandığını hiç okumadın mı? Eğer tedavi olmazsan, yaşamaktan nasıl mutluluk alabileceksin hayatım? Ben, sevdiklerin yanında olsak bile mutlu olamazsın hayatım.

Hem bu yan etkilerin, herkeste aynı biçimde görüneceği, senin bu yan etkilerden etkileneceğini kesin olarak nasıl bilebilirsin? Etkilensen bile, bu depresyon tedavisi bittikten sonra, seni etkileyen yan etkilerinin tedavisini yaptırmaz mıyız hiç?

Bak hayatım, evlendiğimizde çocuk konusunda kararı birlikte vereceğiz. Sen, tek başına bu konuda karar veremezsin? Sen ilk önce iyileş, bu konuları seninle tekrar tekrar konuşacağız. Bir bebek bir çocuk elbette ki bir ailede mutluluğu arttırır. Ama çocuğu olmayan aileler de var. Onlar mutlu değil mi hayatım? Yarın evlenince, benim geçirdiğim bir rahatsızlıktan veya bende ki bir eksiklikten dolayı çocuğumuz olmazsa, sen beni sevmeyecek misin? Bu bizim mutluluğumuza gölge mi düşürecek? Kısırlık korkusuyla bu ilaçları yutmadın diyelim, yine senden kaynaklanan bir nedenle çocuğumuz olmazsa, bir birimize duyduğumuz sevgimiz bitecek mi? Mutlu olamayacak mıyız hayatım? Hem her şeyin bir çözümü mutlaka vardır. Der demez Aslı sözümü kesti;

- Hayatım, kaderimizde öyle bir şey varsa yapacak bir şeyimiz olmaz. Tüm tedavileri o zaman deneriz. Ama bu farklı..Bu ilaçları içersem, bile bile lades olmak denir buna. Ben yarın senin isteklerine yanıt veremezsem, sen mutsuz olmayacak mı sın? O şekil de kaç gün sabredebilirsin bana? Ha taşa sarılıp yatmışın ha bana sarılıp yatmışsın. Olacak şey mi bu? Bu beni daha çok üzmeyecek mi? Senin gözün dışarıda olmayacak mı?

- Yapma hayatım ya. Benim sana olan sevgimi hiçbir şey azaltamaz. Benim, seni üzecek bir şey yapacağımı nasıl düşünürsün? Bak bir İrem’in bağırarak uyanması seni ne hale getirdi. Stres ve korku içerisinde yaşamak ister misin sen?

- Ben o ilaçları içmeyeceğim hayatım. Bu depresyon denen illeti de irademle yeneceğim.

Hemen dışarı çıkarak, evdeki sağlık ansiklopedisini getirdim. Ve daha önce o bölümü okuduğum için, o sayfanın arasına kağıt koymuştum. Okuyacağı bu paragrafın Aslı’yı olumlu etkileyeceğini düşünüyordum;

- Bak Aslıcığım, şu paragrafı bir okur musun? Aslı okumaya başladı. Paragrafta, Depresyonun ve panik atağın, genetik olduğu yazıyordu. Yani, anne ve babadan çocuklara geçebiliyordu. Okuyup bitirince;

- Gördün mü Aslıcığım, sen bana bir çocuk verebilmekten söz ediyordun. Ama tedavi olmazsan, şu an ki rahatsızlığın bebeğimize geçme olasılığı ne kadar yüksek. Yarın çocuğumuzda da bu hastalık görüldüğünde, bunu bilerek çocuk yaptığımıza üzülmeyecek miyiz.? En çok ta sen harap olacaksın. Peki bizim, sağlıksız bir çocuk dünya ya getirmeye hakkımız var mı?

- Bunun doğruluğunu nasıl kanıtlayacağız hayatım? Ya bu bilgi yanlışsa.

- Lütfen hayatım, bu kurulca yazılmış bir ansiklopedi. Bu bilgilerin yanlış olma olasılığı yok.

- Bak hayatım, ben o ilaçları kullanmayacağım. Ben sana söz veriyorum, bu hastalığı yeneceğim. Ve bebeğimiz de sağlıklı bir şekilde doğacak ve büyüteceğiz.

- Beni seviyor musun hayatım? Aslı;

- Nereden çıktı bu soru hayatım. Elbette ki seni çok seviyorum.

- O zaman tedavini yarım bırakmayacaksın ve ilaçlarını düzgün bir şekilde alacaksın.

- Aşkım, ben bu kararı alırken, hem seni hem de kendimi düşünerek aldım.

- Bak bir tanem, iradenle bu hastalığı atlatamazsın. İradenle yüzeysel ve kalıcı olmayan bir iyilik hissedersin kendinde o kadar. Yarın Pazar olmamış olsaydı ve gitmek zorunda olmamış olsaydım, seninle bir doktora gidip, detaylı bilgi de alırdık. Ama benim kanım, bu hastalıktan kurtulman için doktorunun önerilerine harfiyen uyman gerekiyor.

Eğer bu hastalık, kişilerin iradesi ile geçseydi, Doktor sana ilaç vermez,

“ Hadi git, evinde iradenle bu hastalığı yenebilirsin derdi. “ İlaçlarını içersen, depresyonu kalıcı olarak hayatından söküp atarsın.

- Bak hayatım, babam bile bu kadar ısrarcı olmadı. Sen niye bu kadar ısrar ediyorsun?

- Canım, önümüzdeki hayat bizim hayatımız. Bundan sonra, seni İsa babamdan daha fazla düşünecek olan benim. Ben senin, eskisi gibi, her zaman yüzünden gülümseme eksik olmamasını, neşeli, sempatik olmanı istiyorum. İyi olmanı, sağlıklı olmanı istiyorum hayatım.

- Beni düşündüğünü biliyorum. Ama bırak da kendim ile ilgili kararları kendim vereyim.

- Ama hayatım, aldığın karar yanlış bu bir. İkincisi senin geleceğinle ilgili ise bu karar, beni de ilgilendirir. Geleceğimiz ile ilgili kararları birlikte almamız gerekir.

- Beni daha şimdiden baskı altına almaya kalkma Kemal. Ben geleceğimizi nasıl etkileyeceğini düşünerek aldım bu kararı. Ve bu konuyu da burada bitiriyorum. Daha fazla konuşmak istemiyorum.

Son sözlerine hem çok şaşırmış hem de çok üzülmüştüm.

- “Ne demek baskı altına almaya kalkma” hayatım. Nereden çıkardın bunu? Ben seni baskı altına almaya çalışmadım ve bunu düşünemem bile. Ben, seni ve mutluluğumuzu düşündüğümüz için, senden tedavini yarım bırakmamanı rica ediyorum yalnızca.

- Tamam hayatım, sen düşüncelerini söyledin ve bende o ilaçları bir daha kullanmayacağımı söyledim. Ve konu kapandı böylece.

- Sen benden bir şey istemiş olsan, ben gözüm kapalı yapardım Aslıcığım. Hele sağlığımı düşünerek bir öneride bulunsan, seni kucaklayarak , teşekkür ederdim.

- Sen ben değilsin, ben de sen değilim. Ben bunu irademle çözeceğim diyorsam, irademle çözeceğim.

Yanıtına üzülmemek, sinirlenmemek elde değildi.

- Haklısın Aslıcığım, ama ben, biz olduğumuzu düşünüyordum. Ve sen, bu rahatsızlığından önce, benim üzüleceğimi düşünerek kesinlikle böyle konuşmazdın. Madem inat ediyorsun, irademle çözeceğim diyorsun, ben de senin yanında olacağım.

Ama sana şunu açıkça söyleyeyim. Biraz önceki gibi, yersiz korkularını, yersiz kıskançlıklarını görmeyeceğim. Olur olmaz zamanlarda sinirlenip ne kendini ne de bir başkasını üzeceksin. “ Ben depresyondayım “ deyip, bunalımlarını bir başkasına yansıtmayacaksın. Başta annen, baban, ben ve benim ailem olmak üzere kimseyi yersiz saplantılarınla üzmeyeceksin. Madem ki ilaçları kullanmayacaksın, kimseyi üzmeye de hakkın yok.

Bundan sonra, “ Elimde değil hayatım, istemeyerek oldu “ diye bir mazerette senden duymak istemiyorum Aslı.

Aslı, bu son söylediklerime hem şaşırmış hem de tedirgin olmuştu;

- Bunlar birer ültimatom mu Kemal?

- Sen nasıl kabul edersen Aslı. İster ültimatom olarak kabul et, ister rica. Sen kendi sağlığını, geleceğimizi düşünmezsen, ben de haklı olarak tepkimi koyarım.

Beklemediği bir tepkiydi benim tepkim. Yüzü kızardı, elleri titremeye başladı. Konuşmaya başladı ama sesi de titriyordu;

- Hadi seni kırdım diyelim, üzüldün diyelim. Ne yapacaksın, her şeyi silip atacak mısın?

- Onu o zaman görürsün Aslı, dedim ve ben odadan çıktım.

Odadan çıkarken, İsa babam ve Nuray annem meraklı gözlerle bana bakıyorlardı. Aslı’da odadan çıkınca, Aslı’nın da suratından, aramızda iyi bir konuşmanın geçmediğini anlamışlardı sanırım.

Ve çaylarımızı ayrı yerlerde oturarak içtik.

Saat 23.45 de İsa babam, izin isteyerek kalktı. Yarın uğurlamak için geleceklerini söylediler.

Aslı, kabanını giyip vedalaşmak için yanıma geldiğinde, sinirden kendi kendini yediğini gördüm. Bana sarılıp kulağıma fısıldarken, sesinde öfke, sitem ve kızgınlık vardı;

- Bana baskı yaparak, istediklerini yaptırabileceğini aklından çıkar Kemal. Dedi.

Çok şaşırmıştım. Bunları yaşadığı depresyonla söylemişti, kendisi de çok iyi biliyordu. Ama hala ikna olmadığına üzülmüştüm ve bende sinirli bir şekilde;

- Ben karşımda eski Aslı’yı görmek istiyorum. Karşımda eski Aslı’yı göremezsem, bu beraberliğimizin bu şekil de devam etmeyeceğini, sen de aklından sakın çıkarma.

Yüzüme öfke ve korkuyla baktı. “ İyi geceler “ bile demeden, arkasını dönüp arabaya doğru yürüdü, arabaya binerken bile dönüp bakmamıştı...

Son konuşmamın, biraz ağır, yaralayıcı ve kırıcı olduğunu kabul ediyorum. Ama ilaçlarını kullanması ve tedavisini yarıda bırakmaması için, böylesi bir zorlamaya mecburdum.

O gece, Aslı’nın durumuna üzülmekten ve sinirden hiç uyuyamadım.

Pazar günü saat 12.00 de yola çıkacaktım. 11.00 de İsa babamla Nuray annem geldi ama Aslı gelmemişti. Nuray annem aileme;

- Aslı, bu sabah kendini iyi hissetmediğini söyledi. Size sevgi ve saygılarını iletti. Dedi ama hiç birimiz inanmamıştık.

Akşam ki konuşmamız üzerine, öfkesi hala devam ediyordu demek. İçime, Aslı bana “ Güle güle, iyi yolculuklar hayatım “ demek için telefonda açmayacağı doğdu. Ve açmadı da….

11.30 da valizimi arabaya koyduk. Hava soğuk olduğu için kraliçemiz İrem hanım üşümesin diye, yengem ve İrem hanımla vedalaştım.

Otogara varınca Nuray annem;

- Biraz yürüyelim mi Kemal bey oğlum dedi. Ve biraz uzaklaşarak konuşmaya başladı.

- Aslı bize, ne konuştunuz, aranızda neler geçti hiç söylemedi oğlum. Ama gece sabaha kadar da uyumadı. O uyuyamayınca ben de uyumadım. Kendi odasında, salonda dolaştı durdu. Ara sıra ağlama sesini de duyuyordum.

Sabah, bir elinde su bardağı bir elinde ilacı olmak üzere yine 10 dakika dolandı. İlacı içip içmeme gibi bir tereddüdü vardı. Ama sonunda ilacını içti. İlacını almasına İsa baban ve ben çok sevindik. Yalnız “ Ben Kemal’i uğurlamaya gelmiyorum “ değince, çok üzüldük. İsa bey ve ben “Çok yanlış yapıyorsun Aslı. Uğurlamaya gitmemen çok ayıp olacak. Hem Kemal beyin ailesi hem de Kemal çok üzülecek “ dedik ama bizi dinlemedi bile. Gitti odasına kendisini kapattı. Deyince, çok üzülmüştüm. Ama ilacını almasına sevinmiştim.

Aslı kendi özgüveni ile bu hastalığını atlatması olası değildi. Zira, mantıklı düşünemiyordu. Eğer mantıklı düşünmüş olsaydı, bana hak vererek, uğurlamaya gelirdi.

Ben bu düşüncelere dalmışken Nuray annem;

- Sen de dalmışsın Kemal bey oğlum. Sen neler düşünüyordun öyle? Demesiyle, İsa babamı ziyaretten döndüğümüzü ve birer çay içmek için parka oturduğumuzu anımsadım. Saate baktım. Saat 12.00 ye geliyordu;

- Haklısınız Nuray anne, ben de dalmışım. Birer çay daha içer miyiz ?

- İyi olur Kemal bey oğlum. Ben bu çaydan bir zevk almadım. Soğutmuşum. deyince, kalktım ve iki çay daha söyledim.

Çaylarımız gelmeden Nuray annem konuşmaya başladı;

- Çok acı çektin değil mi Kemal bey oğlum, çok acı çektik değil mi? Biliyor musun oğlum, Aslı, o hastalığı döneminde, bizi, sevgisizlikle suçladı. İlgisizlikle suçladı. “ Ben zayıf karakterli biri olmuşsam, sorumlusu sizsiniz “ “ Sevgiye ihtiyacım olduğunda, sizi yanımda aradığım da yoktunuz. Yanımda hep o sevgisiz, suratsız bakıcılar vardı “ dedi.

Belki de Aslı haklıydı oğlum. İki sene içerisinde 3-4 bakıcı değiştirmek zorunda kaldık. Keşke Aslı daha doğar doğmaz istifa etseydim. Daha hamile kalır kalmaz istifa etseydim. Kızımı o zaman başkalarının merhametine emanet etmezdim. Sevgisiz ve yalnız büyümezdi. Diye anlatıyordu ama gözlerinden akan yaşlar, adeta birbiriyle yarışıyordu. Ellerini tuttum;

- Kendinizi üzmeyin Nuray anne. Çalışan bayanların yazgısı bu. Aslı, bakıcı elinde büyüyen tek çocuk değil.

- Aslı, seni de bizi de çok üzdü oğlum, çok. İsa beyin ve benim “ Biz kızımızı yetiştirirken nerede hata yaptık “ diye her gece ağladığımızı biliyor musun? Kızımızın, korkularının esiri olacağını, panik atak olup depresyona gireceğini hiç bilemedik. İsa bey, Aslı’nın evlenmesinden sonra, senin gece gündüz içtiğini, daireye gitmediğini, psikolojik tedavin için Konya’ya geldiğini öğrenince çok yıkılmıştı. Sen, Konya’ya tedavi için geldiğinde, Aslı’da kocasından boşanmış Konya’daydı. İlk defa Aslı’ya o kadar kızdığını görmüştüm. “ Şimdi eserinle övün Aslı. Seni deli gibi seven, pırlanta gibi çocuğu ne hale getirdin. Allah kahretsin seni. Kemal beyin “ Aslı’nın tedavisini ihmal etmeyin babacığım. Aslı hiç iyi değil, psikolojisi çok bozuk. Özgüveni ile bu hastalığı atlatamaz.“ dediği gün, seni döve döve doktora götürseydim. Seni ömrüm boyunca affetmeyeceğim Aslı. “ Diye bağırmıştı. Aslı ağlayarak odasına kaçmıştı. Hıçkırık seslerini salondan duyuyorduk. Bir süre sonra hıçkırık sesleri kesildi. Aradan yarım saat geçmişti, ben tedirgin olmaya başlamıştım. Aslı’nın sanki bir şeyler yapacağını, anne yüreği olarak sezinledim. Odasına bakmak için kalktım ama kapısı kitliydi. Aslı kapısını hiç kilitlemezdi. İsa bey bir iki defa seslendi. İçeriden hiç ses gelmeyince, kapıyı kırıp içeri girdik. O an bir şok daha yaşadık. Aslı, yatağında kanlar içerisindeydi. Yatağı kan gölüydü sanki, çok kan kaybettiği hemen anlaşılıyordu. Jiletle bileklerini kesmiş ama henüz kendinden geçmemişti. Hemen hasta haneye götürdük. Ah oğlum ah, Bizde en az senin kadar perişan olduk. O gece hastanede kalması gerektiğini söylenince, ben pijamaları almak için eve döndüm ve o notu gördüm. Notu sana yazmış… dedi ve söylediğine pişman olurcasına sustu.

Ben gayri ihtiyari sordum ;

- Notta ne yazıyordu Nuray anne.?

- Boş ver Kemal bey oğlum. Seni Üzmek istemiyorum.

- Lütfen Nuray anne.

- Özür dilerim Kemal bey oğlum, keşke hiç söylemeseydim. Notta ;

“ Kemal, biliyorum beni hiç affetmeyeceksin. Bu nedenle senden “Beni affet “ demeyeceğim. Ben seni çok sevdim Kemal.., ama çok sevdim. Hala daha deliler gibi seni seviyorum. İnadım ve hatalarım yüzünden seni kaybettim, şimdi babamı da kaybettiğimi görüyorum. Neden., neden sevdiklerim avuçlarımın arasından kayıp gidiyor. “ diye yazmış.

Aslı’nın üçüncü kez intihara teşebbüs ettiğini ve bu notu bilmiyordum. Sarsılmıştım…Ama artık çok geçti…..

Evet.., yanlış okumadınız. Aslı evlenmişti…

Aslı’nın anne babası olarak sevmem bir yana, kişilik olarak saygı duyduğum, sevdiğim İsa bey ve Nuray hanım, Aslı’nın evlendiğini benden duymuşlardı…

Bir anne baba olarak, ne kadar zor değil mi, bir tek kızlarının, canları gibi sevdiği kızlarının, evlendiğini bir başkasından duymak? Hele hele benden duyar duymaz, Nuray annem zaten bayılmıştı. İsa babam şoka girmiş, yerde yatan eşine bile yardım edememişti…..

…………………………………………………………………………………………………………..

İnsan, o kadar dayanıklı bir yaratık ki, başına gelen acılara, yaşatılan acılara, bir başka canlı türü asla dayanamazdı.

Sevgi ve saygılarımla.

Kemal KÜÇÜKTEKİN

07.08.2010

KARAMAN